Hoş Geldiniz/ GİRİŞ
Kullanıcı adı:

Parola:


Parolamı Unuttum

Şimdi kaydol!
Ana Rehber
YAZARLAR/ Yazıları
     

  Ataman Aksoyek Total Articles : 25  
Gönderen Ataman Aksoyek - 18/11/2008 13:18:43 (92 okunma)
Ataman Aksoyek


Türkiye’nin Demokratikleşmesi Sürecinde Sol’un rolü*

Benden, Türkiye’de pek bol konuşulan, “Türkiye’nin Demokratikleşmesi Sürecinde Sol’un rolü” üzerine konuşmam isteniyor.
Komünist Manifesto, Burjuvalar ve Proleterler bölümü “Şimdiye kadar bütün toplumların tarihi, sınıf mücadelesinin tarihidir" diye başlar. Demokrasinin de tarihi sınıf tarihiyle birlikte gelişti.

Hepinizin bildiği gibi, Kadim dönemde, Atina sitesinde siyasi rejim olarak ortaya çıkan Demokrasi kavramı iki yunanca kelimeden oluşmaktadır. Halk anlamına gelen “demos” ile iktidar anlamına gelen “krasi”. Halkın egemenliği”, “halk tarafında yönetilme” anlamına kullanılmış. Belli bir siyasi düzeni ifade ediyordu.

Günümüzde bu denli çok kullanılan, demokrasi’yi tarif etmeye kalktığımızda iş güçleşiyor. Önümüze sorunlar çıkıyor. Siyasal sistemden siyasal sisteme, kültürden kültüre, zaman ve yere göre değişik tanımlamalarla, bir belirsizlikle, bir kavram karmaşasıyla karşılaşıyoruz. Teoride ne denirse densin, pratikte kararları mutlu bir azınlığın aldığını ve uyguladığını görüyoruz.

En geniş ve genel tanımını toplumda iktidar ilişkisini, yapısını ve kullanımının düşünüldüğünde görüyoruz. ABD başkanı Abraham Lincoln, demokrasi, siyasi iktidarın, toplumda, toplum için bizzat toplum tarafından kullanılmasıdır diye tanımlamış. Demokrasi, siyasi iktidarın kullanılması ile ilintili olduğu zaman da, kaçınılmaz olarak ideolojik tercihler devreye girmektedir.

Örneğin, günümüzde en etkin ideolojilerden birisi olan “Yeni Liberallizm”, demokrasiyi, kamunun pazar mekanizmasına en az müdahale ettiği rejim olarak tanımlamaktadır. Yeni Liberal’izmin’ın ideologları pazara yönelik kamunun müdahalesini, bireysel özgürlüklere müdahale olarak görmekte, demokrasinin anlam ve işlevini yitireceğini söylemektedirler.

Politik bir rejim olduğunu söylediğimiz demokrasinin temel özellikleri seçim ve temsil özellikleridir. Yani, halk, seçtiği temsilciler ile siyasi iktidarını kullanmaktadır. Günümüzde seçimlerin de ne denli dışardan kontrol ve manipüle edildiğini somut olarak yaşıyoruz.

Feodal Toplum düzeni, tarihin belli bir döneminde ve belli bir coğrafyada değişmeye başladı yeni düzene “kapitalist sistem” diyoruz. Niye, nerede, nasıl konumuzun dışında. Ama altı çizilmesi gereken konu ; 13. yüzyılda başlayan bu değişiklik 17. yüzyılda ağırlıklı hale geldi.

Yeni düzen üretim yapısı, ekonomik ilişkiler ve katmanları da değiştirdi. “Siyasal güç’ün tanrıya aittir” ilkesi “iktidar halka aittir”e dönüştü. Bu değişim “tabii hukuk” anlayışını da getirdi. Bu anlayış “ulus devlet” anlayışının da oluşmasını sağladı.

Bu büyük kapitalist dönüşüm içinden “liberal söylemin” de çıktığı görülüyor. İlginçtir, pek çok yerde, “liberalizm” ile “demokrasi” eş anlamlı görülmekte. İnsan, yaşadığı toplumda, kendini sınırlayarak çevresine zarar vermemekte ve dolaylı olarak kendisini de korumaktadır. Bu çizdiği çembere “tabii haklar” deniyor. Ve, yapılacak toplumsal bir mukavele ile armonik bir yaşamın sağlayacağı kabul ediliyordu.

Armonik yaşamın dengesini devlet sağlayacaktır. Devletin de bireyin tabii haklarını çiğnememesi gerekiyordu. Bunun içinde devletin gücü parçalanacaktı. Kontrol edilebilmesi için de kuvvetler ayrılığı ilkesi düşünüldü; yasama – yürütme ve yargı. Bu üç birbirinden farklı güç, mutlaka birbirinden farklı ve bağımsız organların eliyle kullanılacaktı.

Temsil, seçimler konusunu gündeme getirdi. Ancak burada da alt sorun olarak denetim ortaya çıktı. Seçimden sonra, seçenler bir dahaki seçime kadar egemenliklerini yitiriyorlardı.

Konunun dışına taşmamak için temsilin kurum ve düşüncelerine girmek istemiyorum
Bir başka tartışılan sorun, demokrasilerin kendisini koruma hakkı olup olmadığıdır. 19. asrın başında ünlü filozoflar “özgürlük, özgürlükleri yok etmek için, suç işlemek veya suça teşvik için kullanılamaz” ilkesinde buluşmuşlardır.

19. yüzyılın ikinci çeyreğinde, buhar gücünün demir-çelik, tekstil endüstrisinde kullanılmasına birinci teknolojik devrim, 19. Yüzyılın sonunda elektrik enerjisinin devreye girmesine de ikinci teknolojik devrim diyoruz.

Bu dönemlerde en önemli toplumsal gelişme ; emeğini kiraya vererek yaşamlarını sürdüren, büyük ve dinamik bir kesimin ortaya çıkmasıdır.

Sanayi devrimi ile beraber, liberal düşüncenin yanında farklı yaklaşımlar da ortaya çıkmıştır. 1848 yılında yayınlanan Komünist Manifesto bir dönüm noktası teşkil edecektir.

Engels’in Manifesto’nun 1882 İngilizce baskısına dip notu olarak eklediği tanım şöyle “..Burjuva dendiğinde toplumsal üretim araçlarına sahip olan ve ücretli emek kullanan modern kapitalist sınıf anlaşılıyor. Proletarya dendiğinde ise, hiçbir üretim aracına sahip bulunmadıklarından yaşayabilmek için emek güçlerini satmak durumunda olan modern ücretli emekçiler sınıfı anlaşılıyor…”.

19. Asrın ikinci yarısından itibaren modern demokrasi düşüncesine yön verenin bu yeni paradigma olduğunu söyleyebiliriz.

Sanayileşmiş toplumda bir kişi özel mülkiyet veya benzeri örgütlenmelere dayanarak çok sayıda insanı çalıştırmakta, onların emeğini kiralamaktaydı. Çalışanlar da bir araya gelmekte ve haklarını savunabilmek için örgütlenemekteydiler.

Demokrasinin bir koşulu olarak, örgütlenme özgürlüğü mücadelesi böyle başladı.
Birinci kuşak olan temel hak ve özgürlükler, temelde devlete karşı olan bireyin haklarını savunan özgürlüklerdir.

İkinci kuşak hak ve özgürlükler, toplumsal ve ekonomik hak ve özgürlüklerdir.
Kapitalizm, toplumda eşitsizliklere yol açan bir düzenlemedir. Kapitalizme olumlu bir bakışla yaklaşan liberalizm, eşitsizlikleri haklı, adil ve rasyonel gelişmenin sonucu olarak görmektedir. Liberalizm, şekilsel olarak, kişilerin hukuk önünde ve pazar içinde eşitliği savunmakta, bu çerçeve içinde ortaya çıkan eşitsizliklerin haklı, adil ve etiğe uygun olduğunu söylemektedir. Pazara müdahalenin yanlış olduğunu savunmaktadır.
Derinleşen eşitsizlik toplumda gerilim yaratmıştır. Kapitalizme alternatif olarak Marksizm, alternatif toplum düzeni önerisi olarak çıkmıştır.

Marksizm’in kapitalizm ve liberalizme getirdiği önemli bir eleştiri ; Derinleşen eşitsizlikler önünde insanları eşit olarak, aynı hak ve özgürlüklere sahipmiş gibi göstermektir. Örneğin ; Kapitalizm ve onun ideolojisi liberalizm, insanların en temel hakkı olan yaşama hakkını görmemezliğe gelmektedir. Bu durum diğer temel haklar için de geçerlidir.Toplumda ortaya çıkan derin eşitsizlik önünde insanların aynı olanaklara sahip olduğunu söylemek bir aldatmacadır.

Refah Devleti, Keynesci önerilerle ortaya çıkmıştır. Bu dönem, çalışma hakkı, eğitim hakkı, sağlık hakkı, örgütlenme hakkı, toplu sözleşme hakkı, grev hakkı, kültür ve sanattan yararlanma hakkı gibi ikinci kuşak hak ve özgürlüklerin güç kazandığı dönemdir. İkinci kuşak hak ve özgürlükler, birinci kuşak hak ve özgürlüklerin aksine devletin müdahalesini gereksemektedir.

Refah devleti bu hakları gerçekleştirmek için müdahale eden devlettir.
1945’ten sonra dünyada önemli konularda üç büyük değişiklik oldu. ABD sistemi dünyanın hegemonik gücüne dönüştü. Marshall Yardımı adı altında Avrupa’ya 13 milyar dolar yatırdı.

Bretton Woods anlaşması ile ABD dünyanın bankeri, dolar, altın yerine geçen ortak değeri oldu.

Bu sistemin yürütülebilmesi için de Dünya bankası ve İMF kuruldu. Sistemin koruyucusu, polis gücü olarak NATO düşünüldü.

Üçüncü dünya ülkeleri iki sistem arasında çekişmelerin sürdürüldüğü huzursuzluk ülkeleri haline geldi. Burada “demokrasi” fetişi büyük rol oynadı. ABD ve yanlılarının her önerisi “demokratik”, sosyalist sistemden gelen her şey anti-demokratikti.

Demokrasi, soğuk harp süresinde de bir soğuk harp silahı olarak kullanıldı. Üçüncü dünya ülkelerine doğru ideolojik bir saldırı başlatıldı. ABD’nin önerdiği demokrasi yolu gelişmeye de giden yol olarak kabul ettirildi.

Burada bir parantez açıp, genelde ve günümüzdeki, demokrasi ile ilişkili önemine binaen, “hegemonya” konusuna, değinmek istiyorum.

1970’li yıllarda, kendine ideolojik bir yol arayan 1968 hareketinde, Louis Althusser’in “baskınlık” kavramının yanında Gramsci’nin tartışılmaya başlaması ile yeniden gündeme oturdu ve her geçen gün daha fazla tartışılarak günümüze kadar geldi.

Gramsci, batı Avrupa’da devrimin, Rusya’da olduğundan daha güç olacağını, Batı Avrupa için devrimci bir stratejinin kurulmasının gerektiğini söylüyordu. Rusya’da olduğu gibi “devleti ele geçirerek toplumu değiştirmenin mümkün olmadığını, toplumu ele geçirerek devleti değiştirmek gerektiğini” savunuyordu. Gramsci düşüncesinin temel taşlarından biri olan Hegemonya Teorisi’ni 1920’li yılların başında anlatmaya başlar. Gramsci düşüncesi’nin temel taşlarından bir diğeri de “Tarihsel Blok”tur

Gramsci, Tarihsel Blok için, “tarihsel bir durum içinde, ekonomik altyapı ile politik üst yapının zorunlu mütekabiliyeti tarihsel blok’u oluşturur” diyor.

Gramsci düşüncesinin temelini oluşturan Tarihsel Blok, Tarihsel Uzlaşma’nın da çıkış noktasıdır. Tarihsel Blok bir toplumda oluşan durumdur. Üretim Güçleri ve üretim İlişkileri’nden oluşan, yönetimi sağlayan Alt Yapı ile hukuk, sanat, kültür, düşün hayatı, Sivil Toplum Kuruluşları vs’nin olduğu, politik ve ideolojik Üst Yapı’nın organik olarak bağlanmalarıdır. Bu bağlanmanın menteşesi ise aydınlardır. Tarihsel Blok, temel veya yükselen sınıfın egemen sınıfın hakimiyetinde kurulur. Tarihsel Blok’u, hakim veya yükselen sınıfın hegemonyasını egemen sınıfın hizmetinde olan aydınlar kurar. Tarihsel Blok, durgun değil değişkendir, evrim içindedir.

Hakim sınıfın Hegemonya’sı geri döndürülemez değildir. Gramsci’nin Avrupa için önerdiği stratejiyi şöyle özetleyebiliriz.

Gramsci’ye göre, 1917 örneğinin artık Avrupa’da gerçekleşmesi mümkün değildi. Şartlar değişmişti, Avrupa’da devrimci hareketin doğrudan yapacağı hamle ile iktidarın ele geçirilmesi ve Tarihsel Blok’un değişmesinin koşulları yoktu.

Gramsci ikinci bir alternatif öneriyordu ; iktidarı bir hamle yaparak alma olanağı yoktur ve bir “aşındırma ( yer tutma ) mücadelesi”ne girilebilirdi. Bu aydınların rol aldıkları bir üst yapı mücadelesidir. Kural olarak alt yapı üst yapıyı oluşturur ama, üst yapı da, aynı sebeplerden alt yapıyı etkiler ve yeni bir Tarihsel Blok oluşabilir.

Demokrasi kavramı, Revizyonizmin babası Bernstein’le, Roza Luxemburg arasındaki tartışmalar da kullanılmıştır. Rosa’nın demokrasi ile ilgili görüşü şöyledir ; Rosa Luxemburg, tüm sosyal olaylar gibi demokrasi ‘yi de tarihin bir ürünü olarak görür. Rosa Luxemburg, Bernstein’in bu kesin haliyle demokrasiye yüklediği anlamı yanlış, küçük burjuva genellemesi, 1870’den beri görülen gelişmenin küçük bir parçası ve yüzeysel bir yorum olduğunu söyler. Rosa Luxemburg’a göre, demokrasinin kaderi, işçi sınıfının kaderine bağlıdır.

Evet yine konumuza geri dönelim ;
İkinci dünya harbinden sonra, yapılan bütün uluslararası sözleşmelerde Refah Devleti anlayışının etkisini görürüz. Örneğin ; AB’nin doğum belgesi olan Roma Antlaşmasında, harp sonrası sosyalist, komünist güçlerin etkisiyle bu haklar kayda geçirilmiş ise de, süre içinde bu haklar yavaş yavaş silinmektedir. Başka bir deyişle, Refah Devletiyle bir sıçrama yapmış olan demokrasi geriye itilmektedir.

Biçimsel Demokrasi önemli oranda devletin yapısı ile ilgilidir. Siyasi iktidarın meşruiyetini belirlemektedir. Tahmin edebileceğiniz gibi, Biçimsel Demokrasinin oluşması ileri bir demokrasi için yeterli olmamaktadır. Biçimsel demokrasi toplumun siyasi kültürünün demokratikleşmesini sağlamamaktadır.

Liberal Demokrasi, bir siyasi rejim türüdür ve kendini yeniden üretebilmek için toplumun tüm üyelerini kapsayan, hepsi için geçerli olacak otoriter kararlar almak zorundadır. Bu sistemde kişi gelişmemekte, silikleşmektedir. Gözle görünmeyen, gizli güç ilişkileri içinde siyasal iktidar oluşmakta otoriter kararlar alınmaktadır.
Örneğin demokrasi kuramının temel varsayımlarından birisi, insanların neyi gereksediklerini biliyor olmalarıdır. Rasyonel bir varlık olan insanın, sunulan olasılıklar arasında kendileri için en iyisini seçtikleridir.

Burada bilgilenme ve “medya” sorusu ortaya çıkmaktadır. Kapitalist toplum içinde enformasyon bir metadır ve pazar koşulları içinde üretilip tüketilmektedir. Medya, pazar koşulları içerisinde üretmekte ve tüketiciye sunmaktadır. Kâr maksimilasyonu içinde çalışmaktadır. Ve günümüzde medya, pazar kurallarına uygun olarak, kapitale bağımlı tam bir tekelleşme yaşanmaktadır.

Günümüzde, temsili demokrasi söz konusu olduğunda seçim kampanyaları gündeme gelmektedir. Obama’nın, seçimden birkaç gün evvel yaptığı yarım saatlik ve ABD’nin bütün büyük kanallarında yayınlanan reklam/propaganda spotu için 5 milyon dolardan fazla verilmiştir. Yine Obama’nın seçim masraflarının yarısından fazlası büyük iş sahipleri tarafından karşılanmıştır.

İlk yeniden yapılanma girişimleri Küreselleşme ile başladı ve Refah Devleti geri itildi. Hatta tasfiye edilmeye çalışıldı. Refah Devletinin ve ulusal devletin geri itilmesi ise, devletin, artık maddi olanaklarını kişiler için kullanmasını ve kişi lehine müdahaleci olmasını ciddi şekilde önlüyor ve özgürlükler ile demokrasinin ciddi şekilde zarar görmesini getiriyor.

Bunun sonucu olarak, günümüzde demokrasinin krizinden de söz edilebilir.
Yeni sağın veya yeni liberalizmin düşünürleri refah devletinin ve ulusal devletin gerilemesini demokratik bir düzen için zorunluluk olarak görmektedirler. Özgürlük ve Pazar kavramlarını özdeşleştirmektedirler. Onlara göre, Pazar, insanın özgürleşmesini ve yücelmesini sağlayacak temel mekanizmadır. Milton Friedman Kapitalizm ve Özgürlük, kitabında, pazarın dokunulmazlığı konusunda bütün siyasi partilerin uzlaşması gerektiğini söylemektedir. Friedman’a göre kamu alanı iç ve dış güvenlik ile yasa düzenleme işlemlerinden ibaret olacaktır
.
Günümüzde demokrasi bir fetişizm haline gelmiş bulunmaktadır.

Anlatmaya, Felsefe sözlüğünden, ve artık aramızda olmayan Aziz Çalışlar'ın çevirisini yaptığı Materyalist Felsefe Sözlüğü’nden yapacağım alıntılarla özetlemeye çalışırsak ; Demokrasi, “azınlığın çoğunluk iradesine boyun eğmesini resmileştiren vatandaşlar arasında eşitlik ve hürlüğü kabul eden iktidar şeklidir.Burjuva bilimi, demokrasiyi tanımlarken, genellikle sadece bu formel vasıflarıyla göz önünde tutar ; bu vasıfları toplumun sosyo-ekonomik şartlarından ve fiili durumundan soyutlayarak ele alır. Oportünistler ve revizyonistlerin kullandığı ve saf demokrasi adını verdikleri kavram bu soyutlamanın bir sonucudur. Her demokrasi, toplumun siyasi döneminin bir şekli olarak “esas itibariyle üretimin hükmü altındadır ve o toplumun üretim ilişkileri tarafından belirlenir”, “sınıflı toplumlarda, demokrasi egemen sınıflar tarafından yürütülen bir diktatörlük şeklidir, dolayısıyla aslında sadece hakim sınıflar için var olan bir sınıf demokrasisi niteliğini taşır. Hakim sınıflar, demokrasi’yi ancak bir noktaya kadar ister. Bir anayasa yapar, bir parlamento meydana getirir, temsilciler kurumları oluşturur, formel özgürlükleri tanır. Tanıdığı formel özgürlükler için bir garanti tanımaz.”

Dikta ve demokrasi sınıflı toplumlarda devlet örgütünün birbirinden ayrılmaz iki yanıdır. Sınıflı toplumlarda bir baskı aracıdır.

TÜRKİYE SOLU

(Konuşma sırasında zaman kazanmak için bu kısım toplantıda dile getirilmemiş ama daha sonra konuşmanın yayınlanması sırasında ekleneceği söylenmiştir)

Türkiye solunu ve geçmişini, çok eskileri bir kenara bırakarak, 1960’tan itibaren irdelemeye başlamak istiyorum.

Türkiye’de 1960’lı yılların ikinci yarısında sosyalist hareket ortaya çıktığında çok cılız ideolojik ve pratik bir arka planı vardı. 1950 TKP tutuklamaları ile, Türkiye işçi sınıfı hareketi etkinliğini tamamen yitirdi. 1950 tutuklamalarından sonra Türkiye’de örgütlü bir işçi sınıfı hareketinden söz etmek mümkün değildir.

27 Mayıs’ın Anayasa’sının getirdiği göresi özgürlüklerden yararlanarak Türkiye İşçi Partisi kuruldu. Kuruluşunda TİP bir sınıf partisi olmaktan ziyade, bir cephe partisiydi. Yurt dışı TKP bürosu da, yakından tanıdığı kişilerin başında olduğu partiye, hayırhah olarak, böyle bakmaktaydı.

Süreç içinde TİP, 1950 tutuklamalarından arda kalan “kılıç artıkları”nın da katılmalarıyla, dördüncü kongresi ile bir sınıf partisi, Türkiye İşçi Sınıfı’nın partisi niteliğini kazandı.

Uluslar arası işçi sınıfı hareketine gelince ; Komünist Enternasyonal, Stalin’le birlikte, ezilen halkların örgütü olmaktan ziyade, Sovyetler Birliği’nin bir kuruluşu haline geldi. Sosyalist düşünce “kalkınma” ile eşlenik hale getirilmiş, sistemi düzeltme peşinden gidilmiş, sosyalizmin, komünizmin asıl hedefi olan yeni bir dünya kurma, yeni bir insan yaratma ideali unutulmuştu.

Prof. Babadan’a göre, siyaset yelpazesinin ve ideolojilerin çarpışması düşünüldüğünde, TİP’nin 15 millet vekili çıkardığı 1965 seçimleri bir kırılma noktasıdır denebilir.

CHP başkanı, İsmet İnönü, kendisini soldan zorlamakta olan TİP’e karşı bir strateji gerçekleştirebilmek için Milliyet’e yaptığı bir açıklamada, partisinin “ortanın solunda” bir parti olduğunu söyledi. Daha sonra, CHP’nin o günkü baronları da bu deyimi her fırsatta kullanmaya başladılar.

Bu deyim bir takım çevreler tarafından “Sosyal Demokrasi” gibi kabul gördüğü gibi, bir başka kesim tarafından da Başkan Roosevelt’in “New Deal” politikası gibi de görüldü.

Kanımca, Türkiye’de, büyük bir olasılıkla aranızda benim kuşağımdan olanların da yurt dılındaki çalışmalarından hatırlayacakları Ercan Karakaş gibi sosyal demokratlar olmasına rağmen hiçbir zaman sosyal demokrat bir hareket olmadı. Onun için sosyal demokrasi’yi konumun dışında bırakıyorum.

Türkiye İşçi Sınıfı hareketinin bugüne kadar yarattığı en önemli legal hareket olan TIP’e geri dönersek ; 1960 – 1970 yılları arasındaki, hayatının 10 yıllık ilk bölümüne sosyalist düşüncenin meşrulaştırılması ve toplumsallaştırılması için yerine konulamayacak bir katkıda bulunmuş ve görevi gerçekleştirmiştir. TİP bu dönemde sosyalist mücadelede yepyeni bir siperi kazanmıştır. TİP örgütlene şekli, mücadele anlayışı, iktidar perspektifi ile yeni bir stratejiyi geliştirmiştir.

Bu gün, geriye dönüp baktığımızda TİP’nin işçi sınıfı öncülüğü ve sosyalist devrim stratejisiyle diğer politik formasyonların önünde olduğunu söyleyebiliriz. Bu görüşleri en köklü olarak Boran’ın tartışmalarında ve Emek Dergisi’nde çıkan yazılarda görüyoruz.

TİP’nin savunduğu Türkiye’nin kapitalist bir ülke olarak kabul edilmesi, işçi ve emekçi sınıfların öncülüğünün savunulması, anti emperyalist mücadele ile sosyalist mücadelenin ayrılması, aşamalı mücadelenin reddi bu gün için dahi kabul edilmesi gereken mücadelesi olarak geçerliliğini sürdürmektedir.

TİP’nin, 1975’ten itibaren başlayan ikinci dönemi, sol düşünce ve örgütlenme bakımından ilk dönemi kadar iz bırakamamıştır. “Atılım” hareketi ( TKP'nin Türkiye'de yeni örgütlenmesi ) başlamıştı. TSİP kurulmuştu ve birinci dönemde olduğu gibi Alevi ve Kürt sosyalistle TİP’de buluşmamışlardı. Devlet, Alevileri başka örgütlenmelere teşvik etmiş, Kürt sosyalistler de Kürt kuruluşlarına, genç Kürt kuşaklar da yeni şekillenmeye başlayan “Atılım” hareketi içinde toplanmaya ve kendilerine yer edinmeye başlamışlardı. Sendikalarda TİP yandaşlarına karşı bir hareket görülmekteydi.

Burada bir parantez açmam gerek, TİP kuruluşu hazırlıkları sırasında, Atılım yanlıları ile TİP yanlıları arasında, sendikal alanda, kadın çalışması, gençlik alanlarında birlikte iş yapma olanaklarının tartışmalarının sürdürüldüğü bir dönemde “Atılım” yanlıları birden ilişkilerini kestikleri ve tavır değişikliği gösterdikleri, o çalışmalara katılan arkadaşlarımdan duyduklarımdır. Önemli olan bu gelişmeler tartışılmalıdır ama bu gün konumuzun dışındadır.

TİP’nin “Atılım” hareketiyle ilgili hiçbir zaman bir stratejisi olmadı. TKP ismini taşıyan bir kuruluşa, Komintern alışkanlıklarından gelen bir içgüdü ile kendini frenledi. Bu tavrın arka planında, TİP’nin sosyalist zemini kendi tapulu zemini olarak kabul etmesinin de etkisi olduğunu zannediyorum. Seçimlerde, İstanbul’da Boran’ın, hiçbir sosyalist geçmişi olmayan, Beria Onger’den daha az oy alması, “tapulu arazi” düşüncesinin iflası oldu.

Bundan sonra Türkiye işçi sınıfı hareketinin iki temel coçuğu arasında çok zarar verici bir kavgaya şahit olduk.

Bu kavga iki kardeşin TBKP çatısı altında birleşmesiyle son bulacağı umuluyordu ve özellikle ben bunu umuyor ve şiddetle istiyordum ama olmadı. Bir konuşmamızda Boran’ın, sanki kendi kendiyle konuşurmuş gibi, “bu birliği biz oluşturduk ve bizim yürütmemiz gerek” yolunda bir şey söylediğini hatırlıyorum.

Türkiye’nin 1960’tan sonraki sol hareketini inceleyenler inceledikleri her hareketi TİP’ne göre değerlendirmişlerdir. TİP hep bir nirengi noktası olarak kalmıştır. 1960 sonrası Türkiye solunda görülen bütün isimler TİP ile ilintilidirler. Ya içindedirler, ya karşısındadırlar, ya yanındadırlar bir şekilde ilintililidirler. Biz de burada aynı yöntemi kullanarak diğer önemli sol hareketlere değinmek istiyorum.

MDD Hareketi ; Gökhan Atılgan’ın tarifiyle, “…aşamalı devrim fikrinin Doğuculuk, millicilik, cuntacılık ve koyu Kemalizm ile kaynaşmasıyla ortaya çıkan Milli Demokratik Devrim”…in kurucusunun Mihri Belli olduğu kabul edilir.

Mihri Belli, düşüncelerini Türk Solu ve Aydınlık dergilerinde yaydı..
Aşamacı Devrim Stratejisi’nin savunulduğu bu programda dört yenilik vardır.

1.Batıcı akıma karşı, Doğucu bir akım yaratmaya çalışmak

2.TKP’nin eskiden beri sahip olduğu programatik görüşleri millici bir tonla yeniden üretmek

3.Sosyalizmi, cuntacılığa bir basamak olmak üzere Kemalizm’e eklemek

4.İktidar perspektifi olarak cuntacı bir çizgiyi benimsemek.

MDD hareketine karşı, TİP içinde, Aybar, Boran ve Sadun Hoca’dan oluşan üçlü Sosyalist Devrim tezini savunuyorlardı. Bu tartışma’da TİP kanadında Boran bilisel kişiliğiyle öne çıkıyordu. Tartışılan konu, demokrasi anlayışıyla doğrudan ilintilidir.

Farklılıkları şöyle sıralamak mümkündür ; Bu konuda daha geniş bilgiyi TUSTAV’ın yayınladığı TİP’in 40. yılı paneli tutanaklarında bulmanız mümkündür.

İktidara geliş şekli ; burada, benim için çok önemli olan ve günümüzde de yakıcılığını muhafaza eden, ismi açıkça terennüm edilmese, dolaylı olarak sözü edilse bile, “hegemonya” söz konusudur. Söz konusu tartışmada, hakim güçlerin ideolojik hegemonyasının nasıl kırılıp iktidara gelinebileceği sorusu tartışılmaktadır. Bana kalsa günümüzde de bu soru gündemin en önemli maddesi olarak durmaktadır.

Boran’a göre, mevcut ideolojinin yıkılması ve bir karşı ideolojik hegemonyanın kurulması halkın kurulu düzeni ayakta tutan rızasını onun altından çekmesiyle ve kendi bilinçli katılımıyla yeniden, yeni bir düzen kurmasıyla mümkündü.

Boran’a göre, Türkiye işçi ve emekçi sınıfları sosyalist hareketi yürütecek güçtedir ve onlara bu işi gerçekleştirme yolunda yetecek sayıda yetenekli aydın vardır.
Bu güç ve emek isteyen sosyalist çalışmayı yürütebilmek için sosyalist bir örgütlenmeye gereksinim vardır.

Doğan Avcıoğlu’na göre, bu yol ; reformist, oportünist ve icazetçilik anlamına gelmekteydi. Devrimcilikten uzak bir düşünceydi. Milli Demokratik Devrim, komprador burjuvazi dışında milli burjuvazi ile birlikte, evvela emperyalizm ile, daha sonra da kapitalizm ile hesaplaşılacaktır. Geniş bir koalisyonun darbeyle iktidara gelip mevcut düzeni reformlarla değiştirmek, kapitalizmin tasfiyesi ne kadar mümkündür karar vermeyi size bırakıyorum.

Boran’a göre, devrimciliğin iktidara geliş şekliyle zorunlu bir bağ yoktur. Boran’a göre, iktidara gelme parlamenter yoldan olabileceği gibi devrim yoluyla da olabilir. Bu yol, toplumun somut şartlarına ve tarihsel süreçlerinin nasıl olacağına göre değişebilir. Behice Boran’ın seçimlerle iktidara gelmek konusunda hayalci olmadığı da açıktır. Burjuva’nın iktidarını kolayca bırakmayacağının da bilincindedir.

68 Hareketi ;

Dünya’da Türkiye’de 68 hareketi bir tarihten ziyade bir süreci bir dönemi ifade etmektedir.

68 hareketi ilkesel olarak bir gençlik hareketidir. Gündeme getirdikleri taleplerde dünya ve Türkiye’de daha fazla demokrasi isteyen bir söylemi gündeme getirmişlerdir. Ancak silahlı mücadele aşamasında, sokaktaki insanın önemli oranda desteğini kaybetmişlerdir.

1964 – 65’ten sonra her tür, iyi - kötü, doğru - yanlış politik kitaplar piyasada bol miktarda görülmeye başladı. Gençler FKF, Dev-Genç, THKO, THKO-C, gibi kuruluşlar örgütlenmeye başladılar. Bu gençler için TİP’nin seçim, legalite gibi düşünceleri cazip gelmiyordu. MDD’nin söylemleri daha devrimci gelmekteydi.

Ben, hep TİP disiplini tanıdım, Deniz’in veya Mahir’in çizgisine uzak kaldım. Fazla olarak partimin bürolarını basıyorlar, milletvekillerini hırpaliyorlardı. Uzlaşmam mümkün değildi.

“Aşırı sol hareketler” 68 kuruluşlarının mirasına sahip çıktıkları söyleyip devam ettiler.

TKP’nin tarihini benim kuşağım, Tevetoğlu gibi polis kaynaklı yayınlardan, kendimize göre yorumlamaya çalışarak anlamaya, öğrenmeye başladık. Daha sonra Mete Tuncay’ın kitabı çıktı. Özellikle TUSTAV’ın yayınları kafamızdaki bazı bilgileri tamamladı, bilmediklerimizi anlamaya ve öğrenmeye başladık.

TKP’nin kuruluşunun 10 – 15 Eylül 1920’deki Bakü’de kurulduğu kabül edilmektedir. Hareketin geçmişini daha eski yıllara da gittiği biliniyor. Üç hareketin birleşmesi sonucu oluştuğu konuyu araştıran araştırmacıların birleştiği noktadır.

TKP, Komintern’nin kararlarının daima sadık bir uygulayıcısı olmuştur.
TKP, yaşamı boyunca tutuklamalardan ve baskılardan başını alamadı ve hiçbir zaman ilegal küçük, etkinliği olmayan bir parti olmaktan kurtulamadı.

Kuruluşundan sonara, bir cephe partisi olarak gördüğü TİP’i destekledi. MDD hareketini eleştirdi. Bölünmeleri desteklemedi. Nihat (Sargın)ağabey, bir konuşmamızda, beşli önergeden sonra eski tüfeklerin kendisini eleştirdiklerini söylemişti.

TKP, Pehlivanyan’ın bir yazısında, 1968 hareketini desteklemiş, esas devrimci öznenin işçi sınıfı olduğunu vurgulayarak yapılacak hataların fiyatının ağır olacağını da vurgulamıştır.

Metin Gür, kitabında, Baştımar’ın ölümünden evvel, özellikle Avrupa’da Türkiye kökenli göçmenlere yönelik bir atılım hareketinin hazırlığı içinde olduğunu söylüyor.

1970 darbesinde, zaten Türkiye’de hiçbir aktif kadrosu olmayan TKP bir zarar görmedi. Aksine, hırpalanmış olan TİP’in pek çok kadrosu, özellikle TİP merkezine muhalif olan gençler, TKP’ye yöneldi ve TKP 1974 yılında, 1973 yılında hazırlıklarını başlattığı “Atılım” hareketini başlattı. Atılım hareketi ile TKP’de İsmail Bilen dönemi başladı.

Bu dönemde TKP’nin politikası anti emperyalizm temelinde milli burjuvaziyle birlikte, işbirlikçi burjuvaziye karşı mücadele temelinde idi.

TKP kadroları DİSK’te etkinlik kazanıp, DİSK’i ve sendikaları parti olarak kullanmaya başladılar. 1975 yılında DİSK genelde TKP etkisindeydi. Bu anarko-sendikalist eğilim kendi deneyimlerimden bildiğim gibi, Şeref Yıldız’ın kitabında* da görüyoruz. 1977 yılında Genel-İş’in DİSK’e katılmasıyla etkinlik CHP’ye geçti. Bazı sendikalarda özellikle Maden-İş sendikasında TKP’nin etkinliği devam etti.

1978 yılı, TKP kapıları açtığı dönemdir. 1978 yılında DİSK kortejlerinde “TKP’ye Özgürlük” pankart ve sloganları normal olarak görülmeye başladı. İlegal bir parti için hata olan bu kapıları açma tutumunu TKP, faşist darbe döneminde ağır ödedi.
Bu arada TKP içinde “ İşçi’nin Sesi” krizi yaşandı. Bu kriz çıkan değişik yayınlardan anladığım değişik kişilerden öğrendiğim kadarıyla ideolojik olmaktan ziyade sübjektif sebepleri olan bir ayrışmadır.

1981 yılından itibaren Nabi Yağcı’nın dönemi başlar.

1983 yılında yapılan 5. Kongre’de barışçı yolun tıkandığı ve Cuntaya karşı hiçbir parti veya grubun tek başına başarılı olamayacağı tespiti yapıldı.

TİP’si 12 Eylül’den evvel yaptığı parti içi büyük tartışmadan sonara “Tek Parti , tek Cephe” belgesini yayınlamış ve birleşmeye yeşil ışık yapmıştı.
Bundan sonra TKP için TİP ve TSİP’le yakınlaşma çabaları başlar.
Bu bölümü bir anımı ileterek kapatmak istiyorum. Boran, bir konuşmamızda, “Kutlu (Boran hep Kutlu ismini kullanırdı) olmasaydı birleşme daha güç olurdu” demişti. Nabi’nin de olduğu bir ortamda bu anımı anlatmak benim için bir borçtur.

Türkiye Solu’nun Demokrasi’ye katkısı ;

Moda olan yeni-liberal çevreler, biz sosyalistlerin demokrasiden anlamadığımızı, demokrasiyi benimsemediğimizi ve bir demokrasi mücadelesi vermediğimizi, çünkü kendimizin demokrat olmadığını, partilerimiz içinde demokratik bir işleyiş gerçekleştirmediğimizi, sosyalizmi bir diktatorya olarak tasavvur ettiğimizi, sosyalist uygulamaların anti-demokratik olduğunu ileri sürüyorlar.

Başından düşünmeye başlayalım ;

Sol’un, ki ben burada sosyalist sol’dan söz ediyorum, evrensel olduğu kadar ulusal olması gibi, demokrasi de ulusal olduğu kadar evrenseldir, Solun herhangi bir ülkenin demokratikleşmesindeki rolü, elbette yerel olmasının yanı sıra, evrenseldir de.
Düşündüklerimizi hakkınca anlatabilmek için, Solun yalnızca güncel rollerinden değil, tarihsel birikiminden de söz etmeliyiz. Başka bir deyişle, eğer son iki yüz yıldır dünyanın orasında ya da burasında, gelişmiş ülkesinde, en geri ülkesinde, kan ve gözyaşıyla, ama coşku ve inatla sürdürülmüş mücadeleler olmasaydı, belki “demokrasi” kavramı antik Elen’den kalma bir fantezi sayılacaktı.
Burjuvazinin feodalizme karşı mücadelesinde, solun demokratikleşme sürecine katkısı olmasaydı, demokratik hak ve özgürlükler bugününki düzeyine gelemezdi.
Burjuvazi, feodalizmi yıkmak için kullandığı hakları, toplumun emekçi kesimlerinin yanına bile uğratmamıştır.

Emekçilerin Paris’te yazılmış İnsan Hakları Bildirgesini hayata geçirmek için, 1960’larda Afro-Amerikalıların, “genel oy” hakkı için, otobüslerde “beyaz adam”ın yanına oturabilmek için mücadelesi olmasaydı kağıt üzerinde kalırdı. Bu kazanımlar, Amerikan Komünist Partisi’nin, Kara Panterlerin, Pete Seeger ve Angela Davis’in mücadeleye katkısı olmasaydı başarılabilir miydi ?…

Dün bu mücadele verilmemiş olsaydı,ABD’ye bugün “siyah adam” başkan seçilemezdi.

Avrupa Birliği Müktesebatı” deniyor. Savaş sonrası, Avrupa’da sol güçlü olmasa, İtalyan sendikalarında komünistler güçlü olmasa, günümüzde her gün biraz daha kırpılan sosyal haklar olur muydu ? Unutmayın, Nürnberg’i bilmiyorum ama, o dönemde, Almanya’nın 5. büyük şehri olan Essen’in belediye başkanı KPD’liydi. Fransa’da Komünistler de Gaulle’le koalisyondaydılar. Nazilerin, faşistlerin idam mangalarına karşı bir adım öne çıkan komünistler, partizanlar, sosyalistler olmadan, kıtayı dönem dönem yalayan genel-büyük genel grevler olmadan nasıl hayata geçirilirdi bunca insan hakları ilkesi?

Tam uygulanıp uygulanmadığı ayrı konudur, Demokrasiye giden yola kaldırım taşlarını döşeyen, “sol” mücadelecilerin katkısı bulunmaktadır. Picasso’nun “Guernica” tablosunun, Neruda’nın, Nazım’ın şiirlerinin demokrasiye katkısını unutabilir miyiz?

Bugün dünyanın her neresinde demokrasi adına ne yaşanıyorsa bunda, Franko ve Salazar rejimlerine, Cuntalara karşı mücadele edenlerin, Lumumba ve Mandella’ların, Allende’lerin, buralarda “sol” politikaları izleyen kitlelerin ve onların yanlarında saf tutan sanatçıların etkisi bulunmaktadır.

Bu sıraladıklarımla, şunu söylemiş istiyorum ; Türkiye’nin ve başka ülkelerin demokratikleşmesi sürecinde işte bu evrensel solun tarih boyunca önemli rolü olmuştur.

Kendi solumuzun demokratikleşmede oynadığı rol ise, kuşkusuz hem çok belirgin ve önemli, ama istikrarsızdır.

“Neden istikrarsızdır” gibi esas kritik soruya geçmeden önce şunu söylemeliyiz: gerçekten de Nazım’ı Behice Boran’ı, DİSK’i, TİP’i, DDKO’su, TBKP’si, Cumartesi Anneleri, İnsan Hakları Derneği, ve daha başkaları Türkiye Demokrasisine çok şey katmıştır. Federal Almanya’dan örnek vereyim ; Küçük DKP niceliksel olarak az, ama niteliksel olarak önemli olan etkinliğini kaybedince Federal Almanya’da da demokrasi, barış ve insan hakları mücadelesi durakladı. Eyalet meclislerine, Federal Meclise girmeyi başaran Sol Parti, aynı fonksiyonu gerçekleştiremiyor. Türkiye’de de örgütlü güç dağılınca meydan yeni sağ’a, dönek sosyalistlere kaldı.

Türkiye’de savaşa karşı çıkanları anımsayın, yıllar ve yıllar boyu farklı koşullarda ve değişen aktörleriyle yüreğimizi ağartan barış hareketini, sendikaların yok edilmesine 15-16 Haziran direnişiyle yanıt verenleri, öğretmenler sendikasını, memur, teknik eleman derneklerini kuranları bir gözünüzün önüne getirin, meslek kuruluşlarını gerçekten meslek kuruluşu haline getirip ekonomik yaşamda söz sahibi yapanları… Yaza yaza, yayınlaya yayınlaya 100’lerce yıl hapisle yargılananları, sürgünde yaşamak zorunda kalanları, mahkemelerin askerisinde, sivilinde, hukuk ve demokrasi dersi veren solcuları, dik duran, her koşulda kavgasını sürdüren devrimcileri...

Başka türlü nasıl olacaktı örgütlenme özgürlüğü, toplantı özgürlüğü, fikir özgürlüğü, ne kadarı varsa? Aydın girişimleri, TBKP’nin yasallaşma mücadelesi, Nihat Ağabey ve Kutlu'yla başlayan dönüş hareketi, F tiplerine karşı mücadeleler, açlık grevleri, ölüm oruçları…

Sol siyasetler işçilerin, emekçilerin, sendikalarını sarı sendikacılıktan kurtarmakta, bazen yoktan var etmekte, onları demokratik ve ekonomik mücadelelerin yığınsal kaleleri haline getirmekte temel rol oynamışlardır. Sayısız meslek alanı ve meslek kuruluşu açısından da bu böyledir.

Sol ve demokrasiye katkısından söz ederken, Kürt özgürlük hareketinin demokratikleşme süreciyle ilişkisinden de söz etmek gerekir. Türkiye’nin demokratikleşme meselesi elbette bu hareketin katkısı olmadan çözülemeyecektir. Kürt özgürlük hareketini temsil ediyor gibi duran örgütlerin adlarını, sanlarını ve aralarındaki farklılıkları bir yana bırakarak irdelersek ;

Kürt hareketinin kafası karışıktır:

Kürt Halkı için üniter bir devlet yapısı içinde Kürt halkı için eşit hakka dayalı geniş özgürlükler mi istenmektedir?

Kürt halkının en kalabalık nüfusa sahip olduğu bu ülkede bu halk ve coğrafyada Kürtlerin yaşadığı tüm diğer devletlere göre daha geniş, çağın gerektirdiği demokratik, kültürel haklara sahip olsun mu istenmektedir?

Yoksa yine bu ülke içinde federal yapılar olsun, Kürtler de bu yapılar içindeki ağırlıklarına göre devlet yönetiminde yer alsınlar diye mi düşünülmektedir?
Kürtler ayrılma haklarını kullanmalılar mı denmektedir?

Çözüme giden yol silahlarla mı, demokratik mücadelenin yükseltilmesiyle mi açılacaktır?

Kuşkusuz bu sorulara belirgin, net yanıtları bulunmayan bir Kürt özgürlük hareketinin kendisi ve tüm toplum için demokratik sürece katkı yapması ihtimali düşüktür.
Kanımca, Kürt Halkının en demokratik koşullarla yaşadığı ülke, Feodal Kuzey Irak değil, bütün olumsuz şartlara rağmen, burjuva demokrasisinin olduğu Türkiye’dir.
Haksızlık etmemek için hemen ekleyelim: Kürt halkının ve Kürt özgürlük hareketinin bu ülkede maruz kaldığı şiddet, bugünkü işaret edilen karışık durumun önemli nedenlerinden biridir. Ancak bu gerçeği kabul etmek, sol hareketin Kürt özgürlük hareketiyle kol kola yürümesini sağlamak ve bu ülkeyi birlikte demokratikleştirmeleri için yeterli olmayacaktır.

Günümüzde demokrasinin tam hakim olduğu bir ülke yoktur. Demokrasi yolunda az veya çok ilerlemiş ülkeler vardır.

İşçilerin-emekçilerin tüm toplumun demokratikleşmesine en önemli katkıları yapan örgütler günümüzde kurumuş, cılızlaşmıştır. Bu örgütlerin ve onları yöneten sol siyasetlerin şiddetli baskı ve saldırılarla karşılaşmış oldukları doğrudur. Ne var ki bunu etkisizleşmenin tek nedeni gibi görmek de bir o kadar yanlış olur. Ama artık burada esas probleme işaret etmeliyiz.

Sol’un da kafası karışıktır.

Baskının yanında güçlü bir ideolojik saldırı karşısındadır. Deneyimli kadrolar, yılgınlığın, dağınıklığın etkisinde ya uzlaşma ya da bilimsel sosyalizmi tek etme yoluna sapmışlardır. Solda bir adet vardır. Giden, “yoruldum”, demez, gidişine ideolojik bir kılıf uydurur. Sevgili Varlık Özmenek’in bir sözü vardır ; “kimi tren giderken kendini atar, kimi tren durduğunda, bir hacetim var diyip gidermiş”

Eli öpülesi çalışmalar vardır. Eski tüfeklerin “Teyyareci Doğan” dedikleri Doğan Bey’in (Görsev) in yaptığı “Komünist Manifest” tercümesi böyle bir çalışma.

Kitabın sonunda Doğan Bey şöyle diyor. “… Hızla değişen bir dünya ve ülkemizde kanıları ve yorum tarzları zamanla farklılaşmış kimi dostlar, kuşkusuz yine içten bir dostluk duygusuyla, “Manifest”i , artık geçmişte kalmış, anlamında “tarihsel bir belge saymamı ve onun çevirisi için fazla zahmetlere girmememi tavsiye ettiler.”
İçinde bulunduğumuz durumu anlatan ilginç bir vurgulama.

Sol’a yöneltilen eleştirilerde abartılmış da olsa, belli bir doğruluk payının olduğu inkar edilemez. Zaten bana kalsa, sosyalistlerin, kendi yaptıkları demokrasi mücadelesini kendi sosyalizm pratiklerine yeterince yansıtamadıkları için açmaza düştüklerini söyleyebiliriz.

Ama, Demokrasiyi savunacak ve geliştirecek olan yine sol güçlerdir. Ve bu güçler Türkiye’de mevcuttur.

Türkiye örneğinde, parti içi tartışma açmış TİP dışında burjuva partileri dahil, tek parti bilemiyorum.

Evet,TKP gizli ve Sovyet deneyiminin dışına çıkmayan ortodoks bir parti olduğu için parti içi demokrasi konusunda yeterli bir sınav verememiş olabilir. Ancak onun da demokrasi açısından başka artıları yok mudur? İkinci Dünya Savaşi sırasında demokratik cephenin zaferine katkıda bulunmak, Faşizme karşı direnmek onun demokrasiye katkıları değil mi ?

Sosyalistler sayıca az olmalarına karşın basında, aydınlar arasında seslerini duyurabilmiş ve etkili olabilmiştirler.

Türkiye'nin demokratikleşmesinde solun ciddi bir rolü olduğunu düşünüyorum.
50'ye kadar süren bir tek parti dönemi, yani bir tür dikta yönetimi. Onun ardından Demokrat Parti yönetimi. Her ikisi de gerek birbirlerine, gerek Alevilere, gerekse Kürtlere ve İslamcılara baskı uyguluyorlar. Ama baskının en yoğun olduğu kesim her zaman olduğu gibi Komünistlerdir.

Mustafa Suphi'nin öldürülmesi, İstiklal Mahkemeleri'nde yargılamalar, daha sonraki Komünist tevkifatları, NATO'ya şirin görünmek için yapılan 51 tutuklamaları ve işkenceleri, Bizzat hükümet tertibi olan 6-7 Eylül’ün sorumlusu olarak sosyalist aydınların içeri alınması.

İlk TİP döneminde, Boran’ın öngördüğü gelişmelere uyarcasına, doktorların önlükleriyle, hukukçuların ve profesörlerin cüppeleriyle yürümeleri, ilerici tiyatro, edebiyat, sanat, müzik gösterileri hakim sınıfın hegemonyasının kırılması yolunda önemli adımlardı. Hukuk ilerici şekilde yorumlanmaya başlamıştı. Ekonomide yeni yorum ve görüşler ortaya çıkmaya başlamıştı. Üst yapıda hakim sınıf zorlanıyordu

Sol, İkinci Dünya Savaşı sırasında da Türkiye'de Nazi yanlılarına karşı basında vb. mücadele verdiler.

Kore savaşına asker gönderilmesine karşı ses çıkartan tek kesim sosyalistlerdi.
Sosyalistlerin, 60 ihtilali sonrası, kendi kimlikleriyle Kürtlerin ve Alevilerin ve bütün ezilen kesimlerin temsilcisi olarak Meclis'e girmesi ve sorunlarını dile getirmesi demokrasiye katkı değimliydi ?

O zamana kadar ülkede grev bilinmezken yeni Anayasa işçi sınıfına yeni özgürlükler getirdi. TİP de bu özgürlükleri kullanarak ve kullandırarak, Anayasa'ya sahip çıkarak, parlamentoya yeni bir boyut getirdi. Öyle ki, Süleyman Demirel yıllar donra, DYP muhalefetteyken, TİP gibi bir muhalefet yapma hedefini güttüklerini, TİP'in muhalefetinin çok etkili olduğunu söylemişti.

TİP parlamentoda pek çok tabuyu yıktı. O zamana kadar dış politika milli mesele olarak kabul görüp kimsecikler tarafından tartışılmazken TİP onu tartışma konusu yaptı. Parlamentoda fiziki saldırıya uğrayanlar da onlardı. Türkiye İşçi Partisi, Kürt sorununu da gündeme getirdi ve Doğu mitingleri’ni yaptı, kongre kararları aldı. Sanayileşme, toprak reformu, “montaj sanayine hayır” demek, Anayasaya sahip çıkmak, Anayasa Mahkemesi'ne en çok dava açan ve kazanan parti olmak, üsler konusunu dile getirmek vs. vs. demokrasiye katkı değil midir ?

TİP'in bu mücadelesi sosyalist olmayan, ama demokrasi isteyen pek çok kesimi, aydınları, öğrencileri, Kürtleri ve Alevileri de yanına çekti.

Oysa sağ ülkemizi bir iç savaşa doğru sürükledi. Milliyetçi Cephelere, faşist saldırılara karşı koymak, " bana milliyetçiler suç işliyor dedirtemezsiniz" diyenlerle mücadele demokrasiye katkı değil miydi ?

12 Eylül de asıl olarak solu hedef aldı. İşkence görenler, hapse tıkılanların çoğu Türk ve Kürt sosyalistleriydi. Diğer yandan Demokrasi Kurultayı toplayanlar, aydınlar dilekçesi verenler, dergiler çıkartanlar, yayınlar yapanlar genellikle sosyalist aydınlardı. Bilim ve sanat, cuntayı takip eden günler içinde çıkarıldı.

Uzun senelerden sonra ilk defa Türkiye’ye giderek, katıldığım Demokrasi Kurultay’ı 141 ve 142'nin kalkmasını isterken 163 de kalksın demişti. Demokrasi Kurultayı’na Erbakan bile çağrılmıştı.

Yurda dönüşler ve 141 - 142'nin kaldırılması mücadelesi de bu kapsamda bir mücadeleydi. Ciddi sıkıntılar çekildi ve demokrasiye katkı yapmak üzere bir inisiyatif kullanıldı.

Bu mücadelede sosyalistler kendilerini de bir ölçüde değiştirdiler ve iç işleyişlerini, sosyalizm hedeflerini genellikle kendilerinin vermiş oldukları demokrasi mücadelesiyle uyumlu bir duruma getirdiler, getiriyorlar. Daha alınması gereken çok yol olduğu bir gerçek. Ama bunu geçmişimizi inkar ederek, kötüleyerek, çamur atarak yapamayız. Yapmamalıyız. Yapanlara da karşı çıkmalıyız.

Bütün bu söylediklerimden sosyalistlerin anadan doğma demokrat oldukları gibi bir sonuç çıkarmamak gerek. Unutmayalım ki sosyalistler genellikle baskı rejimlerine karşı “ihtilalci” olarak doğdular ve bu rejimlerin ancak böyle devrileceğini düşündüler. Bana kalsa tüm yanlış da değildi.

Belki bu konuşmayı sol ne yapmalı sorununa da programatik bir cevap vermeye çalışarak bitirmek lazım ama, zaten konuşma çok uzadı. Daha kısa bir cevap verebilmek için, kanımca, çok küçük bir güncelleştirme ile hala geçerliliğini muhafaza eden TBKP programını hatırlatacağım ;

Programda, çok önemli bir ara zamana denk geldiği için, küreselleşmeye ilişkin bölümler çok açık değildir, Ama Türkiye ile ilgili bölümleri TİP ve TKP’lilerin gerçek anlamda kafa kafaya verip yazdıkları bir programdır. Sosyalizmi erteleyen bir anlayışa prim verilmemiştir. “Türkiye toplumunun çok yapılı olduğu” tezi reddedilmiştir. Bu programda sosyalizmin günümüzde daha da önem kazandığı ifade edilmektedir ve buna yönelik görevler tanımlanmıştır. Komünistlerin seyirci olmaktan çıkması, aktif politikalar geliştirmesi hedefleniyor, keskin laflar ederek kenarda beklemek yerine günlük politikaya dahil olmak öne çıkarılıyordu. Bana göre, bu program hala bunalımdan çıkış için, Kemalist ya da İkinci Cumhuriyetçi politikalara bir alternatiftir. Sosyalistleri aktif bir güç olarak tanımlar ve ana akımların uzlaşacağı bir anayasa, ortak bir iktidar ister. İkinci Cumhuriyetçiler ya da Kemalistler karşısındakileri tasfiye etmek ister, demokrat bile olamazken, bu program demokratik çıkış yolunu gösterir.

Proletarya diktasından vazgeçmiştir. Demokratik bir mücadele çerçevesini öngörür. Program, keskin genel doğruları söyleyerek marjinal bir konumda kalmaktan kurtulmak istemiştir.

Burada, zaten uzayan konuşmamı kesmek istiyorum. Tatışmalarda gerekirse konuları derinleştirebilir.

Bana sizlere hitap etme olanağını veren ve güvenen düzenleyici dostlara sizlerin önünüzde ve sizlere beni dinlemek için gösterdiğiniz sabıra bir kez daha teşekkür ederim.



*Açıklama ;

16. 11.2208 günü Federal Almanya Nürnberg şehrinde Nihat Sargın ile Nabi Yağcı’nın Türkiye’ye dönüşlerinin 21’inci yılı anısına “Türkiye’nin Demokratikleşmesi sürecinde Solun Rolü” başlıklı toplantı yapıldı.
Toplantıya konuşmacı olarak Nabi Yağcı ile benim katılacağım ilan edilmişti, buna son gün, yine İstanbul’dan gelen Mimar Zakar Mildanoğlu’da katıldı.
Bu yazı toplantıda konuşma için hazırlanmış metindir.


Nürnberg / 14.11.2008

Bu yazı MAVİ DEFTER sitesinde de yayınlanmıştır.

    Article ID : 2873

Diğer sürümleri: Ataman Aksoyek
  Ali Bayramoğlu Total Articles : 51  
Gönderen Ali Bayramoğlu - 20/10/2008 10:10:19 (62 okunma)
Ali Bayramoğlu



Demokrasi bize ne kadar uzak?

Siyaset-toplum, devlet-siyaset ve devlet-toplum ilişkilerinin "demokratik şema"sı bellidir. Toplumun talepleri zamanın ruhu ve gerekleri ile evrensel değerler süzgecinden geçer, diğer taleplerle kesiştirilir ve siyasi kararlara dönüşür.

Bu dönüşümde "siyasi denetimi" yetki-sorumluluk mekanizması, "idari denetimi" hukuk ilkeleri çerçevesinde kurumlar hiyerarşisi ve "hukuki denetimi" ise hukukun üstünlüğü çerçevesinde bağımsız yargı yapar.

Bu çağda bu şemanın mevcut olmaması veya kötü çalışması ya da kazalara uğraması bir ülkede ekonomik, politik sosyal türlü sorunların başlangıç noktası demektedir.

Zira kollektif akılcılığı ve denetimi devre dışı bırakır, keyfiliği devreye sokar, devlette, siyasette, toplumda fiili durumlar yaratır, farklı kesimler, birimler, organlar arasındaki, ortak değer ve kurallar üreten iletişim kanallarının tıkanmasına yol açar.

Hukuk zemin kaybeder, güçlünün imha aracı haline gelir.

Bir gün özgürlüğünüz, diğer bir gün paranız, bir başka gün istekleriniz budanır...

Oysa "özgürlük ve özgür düşünce bir toplumun can damarı"dır.

Dengeli ve doğal gelişmenin ana rehberidir. Serbest teşebbüs adımları ve bireysel kararlardan siyasi kararlara, edebiyattan müziğe kadar; özgür düşünce, yaratıcılığın onsuz olmaz atmosferini oluşturur. Yaratıcılık ise kültürel, ekonomik ve siyasi refahın temel koşulunu...

Demokrasinin anlamı da burada gizlidir.

Zira, fikir üretimini, düşünceyi, özgür ve rekabetçi tartışma besler; tartışmayı mümkün kılan ise demokrasidir.

Tartışmanın temel işlevi "ötekini" dinlemek ve anlamaksa; anlamak farklı görüşler arasında etkileşime yol açıyorsa; etkileşim de zengin ve yaratıcı bir kimlik üretiyorsa, bu, eşitlikçi, özgürlükçü ilke ve kurallar etrafında şekillenen bir toplumsal mutabakat demektir, demokrat bir zihniyet demektir...

Demokrasiden beslenen ve demokrasiyi besleyen de işte bu mutabakat ve zihniyettir...

İş kelimelere dökülünce basit görünür. Ama pek de öyle değildir.

Bu mutabakatın olmadığı, bu zihniyetin yerleşmediği diyarlarda, demokrasi yalnızca kendi çıkarlarımız adına kullanacağımız bir silaha dönüşür çünkü. Demokratlık, bir siyasi mücadele aracı haline, çıkar savunmak için edinilmiş geçici bir kimlik haline geliverir.

Oysa "demokrasi ve demokratlık, bizde olanın tersine, her şeyden önce kendini sorgulama ve mutlak kılmama çabası"dır. Ve bu çabanın ötekilerin, bizden farklı olanların varlığıyla, talepleriyle ilişki içinde olmasıdır.

Farklı olanı anlamak böyle mümkün olur ve bu, demokratlığın ana koşuludur. Yani farklı olanı anlamak yetmez, onunla birlikte bir şeyler inşa etmek iradesi gerekir. Bu nedenle, demokratın merceği topluma dönüktür; devlete, siyasi merkezlere değil.

Bunun içindir ki, Kürt meselesine, tesettür meselesine, AB üyeliğinden Susurluk meselesine ve askeri vesayete ayrı gözlerle bakıp, meşrebine göre birini öven, diğerine söven bakışa demokrat bakış denemez.

Demokratlık parçalı olmaz.

O tutarlı bir zihniyettir, yani bir bütündür. Demokratlık kimliğe göre, esasa göre şekil değiştirmez.

O, söz konusu kim olursa olsun, sorun ne olursa olsun, önce usullerin, kuralların, ilkelerin dikkate alınmasına demokratlık denir.

Toplumun, medyanın, devletin merkezine bakın…

Hükümete bakın…

Solcu olduklarını iddia eden kimilerine bakın…

Çağdaş olduklarını söyleyen kesimlere bakın…

Başbuğ'un son açıklamasına, Başbakan'ın ona verdiği desteğe bakın…

Ne yazık ki biz bu şemanın hâlâ uzağındayız…

    Article ID : 2746

Diğer sürümleri: Ali Bayramoğlu
  Adil Demirci Total Articles : 0  
  Burhan Aydınalp Total Articles : 1  
Gönderen Burhan Aydınalp - 29/06/2008 12:18:35 (248 okunma)
Burhan Aydınalp


Düşünme modernite ve Şerif Mardin

Düşünme” der Heidegger, " aslı ele alıştır.”….”çünkü,insanın özü düşünme yoluyla varlığı koruyarak varlığın özünün başında duran bekçi olmasıdır.İnsan ancak varlığın çobanı olarak varlığın hakikatinin başında beklediği zaman kuru bir bilme isteğine kapılmaksızın varlığın yazgısının sahneye çıkmasını umabilir.”(1)

Geç-modernite” (eleştirisi) dönemini yaşıyoruz.”Modernite eleştirisi” ile de daha çok politik ve toplumsal eleştiri (Frankfurt okulu: Adorno, Horkheimer, Benjamin, Marcus ve Habermas) yoluyla tanıştık;ya da tarihçilik;önemsediğimiz alanlar bunlar.Ve düşünmeyi ( varlığı ) tarihe sıkıştırdığımız ölçüde politik düşüneceğiz. Bilinen Marksist terminolojiyle “praksis”in alanında.

Ekonomik toplumsal planda tartışılır olsa da biz hala kendimizi gelişmekte olan ülke entelektüelleri olarak algılıyoruz.Misyon sahibi: Misyon “tarih”den geliyor; gecikmiş , ivedi görevlerimiz var;eşitsiz gelişme ,sömürü,kolaniyalizm vb. Tarihi ikmal etmemiz gerekiyor.tamamlamamız yani.

Bunun aracı da politika (daha çok da iktidar ) ve “kültür”dür (daha çok da eğitim).

Bu ülkenin entelektüeli,varlığını,”varlığının anlamını” tarihte arıyor;güncelde kuşkusuz ;ama “şimdi ve burada” değil;kurtarıcılar olduğuna göre , kurtuluşu, kurtarılmayı bekleyenler, beklemeseler,istemeseler bile kurtarılmaları lazım gelenler var;mesajın şimdi hemen (devrim) ya da tedrici aşamalı (demokrasi) iletilmesi gerek.

Hal böyle iken muhafazakar müslümanlar Avrupa Birliği’ne “açıklar”;Tarihçi Kemalist ve Marksçılar “açık değiller”.Tarihçi - ideolojik mevzilerden dünya anlaşılamıyor doğal olarak ; nerede muhafazakar ya da “ılımlı” İslam’ı anlamak.

Soru sorulmayan yerde yanıt çok olur.

Hangi Avrupa birliği : Hıristiyan ? Modernite sonrası ?

Modernite eleştirisini “pozivitizm eleştirisi” olarak kavrayınca “modernite” yi de yeterince anlayamadığımız açığa çıkıyor.

Prof. Şerif Mardin bir kavram attı ortaya .”Mahalle baskısı”;sosyolojik bir kavram denemesi,Türkiye toplumunu tanıma,araştırmada;”İmam öğretmeni yendi mi yenmedi mi ? tartışmasına dönüştü anında basında.

Havadis kültürü” var bizde,Soruyu (sorunu) irdeleyen yok;ya da pek az.Kaç tane böyle kavram atıldı düşün tarihimizde soran yok.Hatırladığım rahmetli İdris Küçükömer ‘in “merkez – çevre” kavramı.;Kavram bir kaldıraç oluyor mu olmuyor mu;? üzerinde durulmaz; Bu arada 1980’li yıllarda Prof.Yalçın Küçük’ün “Tercüme Odası aydınlarından” söz ettiğini hatırlıyorum.

Ne alaka Şerif Mardin : “Said-i Nursi incelemesi”,yok tarikatçılık.

Bu yakınlarda Paradigma yayınları tarafından yayınlanan ABD’li iki profesörün “Metaforlar Hayat Anlam ve Dil” adlı incelemesini okudum. Metaforların, yaşam deneyimlerimize dayanarak “anlam” oluşturmada ki önemini (örneğin :teori için, bina - inşa benzetmesi) ;”dil”imizdeki yani kavram oluşturma ,düşünme ve eylemede ki önemini irdeliyorlardı.

Tartışmayı” savaş kavramına göre algıladığımız örneği üzerinde duruyorlar .”Argümanlarını yerle bir ettim” vb.gibi.

Mutlak objektivizm” dedikleri bilimcilik anlayışını eleştiriyorlar.Özün, anlamın ,kavramın “şey”le, eşyayla ilişkisine son derece değişik bir açıdan yaklaşıyorlar; ontolojik metaforların dış dünyaya ilişkin tecrübelerimizden kaynaklandığı, ama “dil”sel olduğu ; eşyanın içinde mühürlü ,mahfuz olmadığını iddia ediyorlar,yani “mütekabiliyeti reddediyorlar. (2)

Dil ve anlama ilişkin Walter Benjamin de geliyor aklıma;eski ahit’ten yola çıkarak (Tekvin I) adlandırma yaratma üzerine şairane bir makalesi var.Makaleyi tersinden okursak tabi;varlık sorusuyla bağlamı içinde ve fenomenolojik.(3)

Kısaca tartışma, savaş formunda kavranınca hele işin içinde imam ve cumhuriyetin temsilcisi muallim, (öğretmen) olunca ve imam muallimi yenince -aslında yalnızca öğretmenin (cumhuriyetin) “metafizik değer” üretemediğinden söz ediyor Sayın Ş.Mardin -ama sorun “rövenşeta” olunca,bir çok aydınımız komplo teorileri üretmeye başlıyor.Ya da Özdemir İnce örneğinde olduğu gibi “Said-i Nursi uzmanı ve hayranı” olarak itham ediliyor Sayın Mardin.(4

Neyse ki, “İmam hatiplerin (okullarının), cumhuriyetle toplumun değerlerinin buluşmasında bir fırsat olabileceğinden””[/b] ….”devletin değer dayatmasının yanlış olduğundan”(5)[/b] söz eden düşün adamlarımız da var.Ve bu tespitler çok çarpıcı :”Cumhuriyetle, toplumun değerlerinin uyuşması” sorunu;”Devletin,değer dayatmasının” yanlışlığı;

İşte üzerinde düşünülmesi fikir üretilmesi gereken çok çarpıcı tespitler.Ama yazar, bu sorunlar üzerinde etraflıca ve yeterince düşünmeyi bir kenara bırakıp;“Oğuz soyunun asaleti ve Kur’an ahlakının yüceliği” gibi eski ve sloganvari bir çözüm önerisiyle işi geçiştiriyor.

Modernite eleştiri"sini, Nietzsche’siz,,Heidegger’siz, Derida’sız anlamak mümkün mü? Ve “Modernite”yi Dekart’sız, Kant’sız, Leipnız’sız, Hegel’siz anlamak ? Ve Batı düşüncesini, Hıristiyan inanışını (varoluşunu) tanımadan (Kierkegard’sız) anlamak nasıl mümkün olabilir!

Heidegger ,Batı – metafiziği demekte Platon ve Aristotales’ten bu yana süregelen felsefeye,O’na göre Niechzsche son temsilcisi ve K Marx, Batı - metafiziğini ters yüz eden;

Bu,modern dünyada bilimin ,özel olarak da yöntemin,başat olarak da tekniğin -bilimsel -sibernetik -tekniğin,teknolojinin hakimiyetini tesis eden düşünce geleneği demektedir.

İslam düşüncesinin, felsefesinin Gazeli ile kesintiye uğraması savı bir yana ,”Mümin”in (Allah’a teslim olanın varoluşunun ) modernite ile ilişkisi başlı başına bir problem alanı;Edebiyatımızdan bir örnek : A.Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri ayarlama Enstitüsü” isimli eseri geliyor aklıma.”Doğu da zaman” ile “Batıda zaman” nasıl yaşanıyor.En önemlisi Batıda zamanın “planlanmış” olmasının ontik,ontolojik anlamı!

Sayın Şerif Mardin’in eserinde dikkatimi çeken :Said-i Nursi’nin ve bildirisinin pozivitizmle (özel olarak da Osmanlıda 18.asırdan itibaren batı metinlerinin çevirisi sonucu doğa bilimlerine artan ilgi ) ilişkisi: Nursi yeni bir “varlık ilahiyat” yorumu (sentezi) yapmaya, yeni bir “hakikat” yorumuna ulaşmaya çalışıyordu; Ve bence, Sayın Mardin, cumhuriyetin ,cumhuriyet kuşaklarının yada “modernite”nin bu topraklarda tutunabilmesinde (sonuç itibariyle) kayda değer bir rolü olduğundan söz ediyordu Said-i.Nursi’nin.

Pozivitizmin reddiyesi nasıl ki olgu ya da olgusallığı ortadan kaldıramıyorsa,Türk laisizmi”nin ,dini toplumsal yaşantıdan tahliyesi de dini dışarı da bırakmıyor.Ve benim bakış açımdan bu, S.Nursi’yi aziz ya da ermiş yapmıyor, araştırılabilir kılıyor, yalnızca.

Modern tarihimizdeki dil kesintisi,(ki Heidegger’ci terimlerle söylersek) varlığın, varlığımızın evini şiddetle sarsmıştır.Ve Ütopya dan daha metafizik düşünme geleneği bulunmayan Türk entelektüeli, ütopyanın modernitenin bir açılımı olduğu üzerinde akıl yürütme gereğini bile duymamıştır.Ve hatta diyebiliriz ki,modernitenin en totaliter tasarımıdır ütopya.Varlığı (insan varlığını ) tarihe sıkıştırma, presleme ,hizaya getirme,öne çıkarmadır .

Tarih ve özgürlük !

Tarih, özgürlüğün -özgürleşmenin- tüm olanağımıdır? Bence Heidegger şunu göstermiştir:Batı metafiziğinin eleştirisi ( ve Modernite eleştirisi) ancak fundemantal olmakla ve varlığın insan varlığının anlamı sorusuna geri götürülmekle mümkündür.İlerlemeye yatkın düşüncemiz bu aykırı bakışı ,nazar’ı ,”görmeyi” pek mümkün kılmamakta;

“Tekniğin özü asla teknik bir şey değildir” (6)der Heidegger;

Ve insan (Dasein) varlığın ortasında varlığın yazgısının açığa çıkmasına hür ( hükümlü!?) olarak durmaktadır.

1.Teknik ve Dönüş,M.Heidegger,N.Aca Çev.Bilim Sanat Y.1998 S.51
2.Metaforlar,hayat anlam ve dil,G.Lakoff,M.Johnson,Paradigma Yayınları.G.Y.Demir çev.2005 1.B
3.Kendi başına dil ve insan dili,W.Benjamin Son bakışta aşk Metis seçki 2006 N.Gürbilek ,2006
4.26 Eylül 2007 tarihli Hürriyet gazetesi
5.Prof.Nevzat Tahran Haber 7 com,26/05/2008 yazısı,
6.Teknik ve Dönüş,M.Heidegger,N.Aca Çev.Bilim Sanat Y.1998











    Article ID : 2356

  Burhan Özgen Total Articles : 14  
Gönderen Burhan Özgen - 14/10/2008 11:53:44 (126 okunma)
Burhan Özgen



Yapmamayı tercih etmek!

Edebi metinler bazen yaşamın en sarsıcı dinamiklerini şaşırtıcı bir sadelikle ortaya dökerler. Kimi metinler yepyeni metotlar, direniş yolları icat ederler. Sınırları zorlayan, çizgilerin dışına taşan yeni üsluplar, tuhaf karakterler imal ederler İlk kez duyduğumuz bir ses, yepyeni bir imaj, dahası büyük bir şaşkınlık bırakırlar bizde. Minör bir haykırış çoğu zaman gündelik yaşamda sıklıkla karşılaştığımız hallerin yepyeni bir perspektiften sunulma biçimidir. Ya da gündelik akışın monotonluğunun şoklanmasıdır. Yabancılaştırılmasıdır. Yersizyurtsuzlaştırlmasıdır. Proust’un benzersiz formülasyonu: “Güzel kitaplar yabancı bir dilde yazılmış gibidirler.” Bildiğimiz bir dil ama alışkın olmadığımız bir üslup. Bu bir tür logos keyfi vermenin çok otesindedir. Logosun ontolojik olana akışı. Bu ikisinin durmaksızın birbirine akışı… Varlık kelimelerle işlenir. Bedene, ruha nakşolur sözcükler.

Herman Melville’in Kâtip Bartleby’si bunun kusursuz bir örneğini sunar bize. Bartleby iktidarın alanı içerisinde büyük bir direnişçi, yapıbozumcu, adeta bozguncudur. Köksüz, ailesiz, tarihsiz, geçmişsiz, yeryüzünde sadece ayaklarının bastığı yer kadar bir alan kaplayan bir beden olarak çıkar ortaya. Nerden geldiği belirsizdir. Sessiz, içe kapanık, solgun yüzlü ve oldukça sıradan görünüşlü Kâtip Bartleby usulca, varlığını hiç hissettirmeden başlar işe. Usta bir yazıcıdır. İlkin onun hakkında bildiğimiz bu kadarla sınırlıdır. Küçük bir hukuk bürosunda kâtiplik yapar ve amirinin kendisine verdiği metin kopyalama işini ilk zamanlar büyük bir ustalıkla yerine getirir. Ancak kendisine yazmak dışında başka bir buyruk iletildiğinde o yıkıcı, kasıp kavurucu formülünü çıkarır ağzından: “yapmamayı tercih ederim.” Bu formülle kendisine yöneltilen bir dizi buyruğu, öneriyi, nasihati kesintisiz olarak bertaraf edecektir. Öte yandan, gün geçtikçe onun varlığı işyerinin tümünü ve işverenin yaşamının ondan sonraki kısmını derinden sarsacak, büyük bir dönüşüme uğratacaktır.

Burada Kâtip Bartleby iktidarın alanı içerisinde bir tür kaçış çizgisi oluşturmaktadır. Bu, iktidardan kaçmakla sınırlı bir eylem değil; aynı zamanda onun dilini ve dolayısıyla pratiklerini de bozguna uğratmayı içeren bir eylemdir. Yapmamayı tercih ederek yapmak, eylemek. Yapmamanın eyleme dönüştüğü bir andır Bartleby’ninki. Yapmamayı tercih etmek düzeni onulmaz bir altüst oluşa doğru sürükleyecektir. Çoğu zaman yeni bir iktidar alanına girildiğinde verili düzene ayak uydurmak için onun rasyonalitesinin, işleyişinin kişi tarafından öğrenilmesi istenir/beklenir. İktidar aygıtının sürekliliği için bireylerin her birinin o rasyonaliteye başka bir deyişle akıl oyunlarına vakıf olması gerekir. Bireylerin, onun rasyonelliğini anlamaması, kabul etmemesi işleyişini de altüst edecektir. Bu yüzden oyunun kuralları öğretilir. Bunun için tıpkı Bekçi Murtaza gibi “büyüklerden terbiye hemi de disiplin” alınmalıdır. Disiplin ve terbiye etme üslupları modern kurumların her birinin ötekine gönderme yaparak kodlanmasıyla süreklilik kazanırlar. Aile içinde öğretilmiş davranış biçimleri okula gidildiğinde reddedilir. “Artık evde değilsin. Burası okul, ona göre davran.” Ardından kışlaya gidildiğinde. “Burası okul değil. Bir asker gibi davranmayı öğren.” Bunlar disiplin toplumlarına özgü üsluplardı ve denetim toplumlarının işleyişi için de alt bileşenleri oluşturmaktaydı. Başka bir deyişle disiplin toplumlarının bireyi mekânsal boyutta kapatıp kuşatma pratikleri denetim toplumlarında daha kaygan bir mekânsallaşmayı gerektirmiştir. Okula ya da kışlaya kapatıp disipline etmek yerine “özgür bireyleri” denetleme mekanizmasına doğru bir geçiş yaşanmıştır. Mesela, sadece kışla içerisi ile sınırlı olan bir vatan ideali, vatan savunması değil. Tüm alanlarda bu söylemlerin dolaşıma girmesi söz konusudur. Sadece askerin “her şey vatan için” sloganını şiar edinmesi yetmez; bunu medyanın, köşe yazarının, asker ailesinin de dile getirmesi gerekecek. İronik bir dille söylersek “söylem bir bütündür parçalanamaz.” Aile de, asker de, işçi de, gazeteci de aynı sloganı paylaşmalıdır. Eğer böyle olmazsa bu bütünsel yapı da sarsılmaya başlayacaktır.

Yapmamayı tercih etmek ne tür bir direniş estetiği sunuyor bize?

Bir tür Bartleby politikası ne anlama gelir?
Bu, elbette pasifist eylemliğin dışına açılan bir pratiktir. Bartleby’de söz konusu olan yap-manın olumsuzlanması değildir. Yapmama-nın olumlanmasıdır. Nietzsche’yi hatırlarsak, olumsuzlanmanın olumsuzlanması demekteydi. Bu da kesintisiz bir olumlama pratiğini çıkaracaktır ortaya. Bu bakımdan da Bartleby bir formülün ( Yapmamayı tercih etmek) coğrafyasal olarak gittikçe yayılan ritmiyle kuşatılamaz, ele geçirilemez bir öznellik alanı inşa edecektir. Öyküde Bartleby’nin amiri onu hiçbir rasyonel açıklamayla ikna edemeyecek ve “yapmamayı tercih ederim” gittikçe onun yaşamını da radikal bir dönüşüme maruz bırakacaktır. Çünkü Bartleby yeni bir mantık inşa etmiştir. (Deleuze). Bu mantık da hüküm süren diğer mantığı (toplumsal mantık da denebilir belki.) bir çözülmeye felakete doğru sürükleyecektir.

Bu formül nasıl çeşitlenebilir?

Askerlik yapmamayı tercih ederim. Fabrikada işçi olarak çalışmamayı tercih ederim. Dikkat edilecek olursa “askerlik yapmayı reddediyorum”, “işçi olarak çalışmayı reddediyorum” anlamlarını oluşturmaz Bartleby’nin formülü. Reddetmek, iktidarın alanı dışına çıkmayı işaret eden bir söyleme dönüşür. Dahası, onun karşıtına oturarak, işleyişini ikili olarak sürdürmesini de sağlar. Klasik anlamlarıyla muhalefet tam da böyle bir pratiktir. Ve belki de direnişi muhalefetten ayıran en önemli fark da burada yatmaktadır. Direniş iktidarın göbeğindedir ve göbekteki her eylemlilik iktidarı yozlaştırır. Reddetmek, yapmamayı tercih etmek gibi dönüştürücü, kırıp geçirici olamaz. Bartleby’de tanık olduğumuz gibi formül bulaşıcıdır. İktidarın dilini, düzenini, mantığını bozguna uğratır. Amiri ona “burada çalışıyorsan metin düzeltilerini yapman gerekir” diyecektir. Ancak cevap bellidir: Düzeltileri yapmamayı tercih ederim. Yasa, yirmi yaşına gelmiş “sağlıklı” genç erkeğe buyuracaktır: “Bu memlekette yaşıyorsun, vatandaşlığın gereği olarak askerlik yapacaksın". Cevap bellidir aslında: Askerlik yapmamayı tercih ederim. Askere gitmiş genç erkeği düşünelim. “Askersin, insan öldüreceksin” denecektir ona. Cevap yine bellidir: Yapmamayı tercih ederim. Aktütün karakolunda görev yapmamayı tercih ederim. Vatan için ölmemeyi tercih ederim. İdealler için öldürmemeyi tercih ederim. Savaşmamayı tercih ederim.

Peki, “yap” denilenler yapılmazsa ne olacak. Yaptırım mı? Askere gitmezsen hapse gireceksin, işkence göreceksin. Savaşmazsan, öldürmezsen emre itaatsizlik edeceksin. Emre itaatsizlikte ısrar edeceksin. Büyük cezaları, yaptırımları olacak tüm bunların.

YAPTIRIM![/b
]En dehşet yaptırımlar bu emirlerin kendisi değil mi zaten? Askere gitmek, insan öldürmek ya da ölmek. Bundan daha vahşice bir yaptırım yok ki zaten? Yaptırılmak istenen şeyin kendisi korkunç bir ceza iken, buna karşılık yapmamanın sonucunda verilen cezanın nasıl bir yıkıcılığı olabilir ki?

Aslında formül de [b]direnişin yolu
da bellidir:

YAPMAMAYI TERCİH ETMEK!













    Article ID : 2735

Diğer sürümleri: Burhan Özgen
  Bilge Azgın Total Articles : 3  
Gönderen Bilge Azgın - 20/04/2008 13:08:37 (216 okunma)
Bilge Azgın


AKP, 12 Eylül Rejimi’ni Sarmısaklasa da mı Saklasa…?

Yargıtay Başsavcılığı’nın AKP’nin kapatılması istemiyle hazırladığı iddianame Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilmesiyle birlikte artık ok yaydan çıkmış oldu.
Parlamenter sisteminin özüne aykırı bir şekilde yasama ve yargı erklerinin otonom gücünün zayıflatılıp iki başlıklı yürütme erkine bağımlı kılındığı 12 Eylül Rejimi çatısı altında; kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı, hukukun üstünlüğü gibi demokrasinin olmazsa olmaz normlarının tecelli etmesini beklemek safdillik olur. Yürütme erkinin başında bulunan Cumhurbaşkanı’nın, 11 asli üyeden oluşan Anayasa Mahkemsi’nin 3 üyesini kendi insiyatifiyle doğrudan, geriye kalan diğer 8 üyeyi de Yüksek Mahkemelerin ve Yükseköğretim Kurulu’nun belirleyeceği üçer aday arasından (kendisine göre “kesmece” olanını) seçip ataması; yürütme erkinin 12 Eylül anayasasında sahip olduğu vesayetçi-merkeziyetçiliğe sadece bir örnektir.
28 Şubat süreciyle zorunlu bir evrime uğrayan Siyasal İslam’ın 2002 seçim zaferinin ardından AB’ye yönelmesiyle birlikte ortaya çıkan yeni durumun top yekün reddine dayanan ve Annan Planı döneminde uç veren Kızıl-Elma Koalisyonu şimdilerde ‘yargı darbesi’ arayışı içerisinde. AKP’nin kapatılması istemiyle hazırlanan iddianame, Kızıl-Elma’nın zihin dünyasına ait. Öyle ki; Başsavcı, “Büyük Orta Doğu Projesi” ve “Ilımlı İslam” gibi kavramları iddianamesine eklemeden edememiş…Dolayısıyla; bu süreç, Cumhuriyet Mitingleri’yle birlikte ‘laik kesimin’ kitlesel desteğini arkasına almaya çalışan Kızıl Elma’nın kukuk yoluyla amaçladığı darbe girişimlerinden sadece bir tanesidir.

Fakat en az yargı darbesi süreci kadar üzerinde durulması ve sorgulanması gereken bir konu daha var. Neden AKP seçim beyannamesinde söz verdiği ve kaç aydır elinin altında hazır tuttuğu sivil ve liberal anayasayı siyasi projeye dönüştürmüyor? Cumhrubaşkanı’nın olağanüstü atama yetkilerine haiz olduğu bu vesayetçi sistemden, Cumhrubaşkanı yetkilerinin tamamıyla kısıtlandığı parlamenter sistemi öngören yeni Anayasa niye derin dondurucuda bekletiliyor? AKP’nin 301. Madde’yi Köşk’ün onayına devretmesi, Prof Özbudun ve arkadaşlarının hazırladığı yeni Anayasa’nın uzunca bir süre daha derin dondurucuda muhafaza edileceği anlamına gelmiyor mu?
Anlaşılan odur ki AKP, “oligarşik azınlıklar tarafından yaratılan vesayetçi sistemin kurum ve kurallarından ne kadar fazla ve uzun süre nemalanırsak, o kadar sevaba gireriz” mentalitesine teslim olmuş durumda. Dolayısıyla, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı makamına oturmasıyla birlikte ele geçirilen “vesayetci imtiyazlar”ın parlamenter-liberal Anayasa ile bertaraf edilmesine gönüller pek razı gelmiyor. Maliye Bakanı Unakıtan gibi ‘kıt demokratların’, Cumhurbaşkanı Gül’ün atadığı yeni YÖK Başkanı hakkında “sıkarsa istediğimiz gibi konuşmasın” yorumunu yapması, yukarıda bahsi geçen ‘gönül elvermemesi’ durumunun belki de en açık göstergesi.

AKP’nin vesayetçi sistemin bahşettiği imtiyazlardan yakın bir zamanda yararlanacağı bir diğer kritik nokta da Anayasa Mahkemesine yargıç atanmasında olacak. Zira, Ahmet Necdet Sezer tarafından Anayasa Mahkemesine atanan 5 Yargıç’ın görev süresi 2 sene sonra sona eriyor. Cumhurbaşkanı Gül’ün görev süreleri dolan yargıçların yerine atayacağı yargıçlar da (en iyi ihtimalle) şeriatı açıkca dillendiren ve şiddet çağrışımı yapan Refah Partisi’nin dahi kapatılmasına karşı oy kullanan Haşim Kılıç ve Sacit Akalı çizgisinde olacak. Yani, “Kızıl Elma” ağacı baltalanıp “Cennet Hurması” ağacı sulanacak.

2005’e kadar AB üyeliği yolunda yapılan reformlar, 12 Eylül Rejiminin demokrasinin önüne kalın tuğlalarla set çektiği “vesayet duvarı”nda (küçük de olsa) yer yer delikler açmasını sağladı. AKP, AB reformlarına sarılıp mevcut delikleri büyütmeye ve duvarı tümüyle yıkma gayretinde bulunacağına; öncelik verdiği türbanı dar deliklerden ite kaka geçirmeye çalıştı. Vesayet polisiyle başı belaya giren AKP, üç yıl aradan sonra yeniden AB’ye sarılıyor. Fakat, AKP bugüne kadar yaptığı gibi bundan sonra da AB’ye sarılarak kendi siyasi çıkar ve projesi ekseninde “vesayet duvarı”nın belirli bölümlerini oyup diğer bölümlerini de (yine kendi siyasi çıkar ve projesi ekseninde) muhafaza ederse Türkiye’yi darbe bataklığından çıkartamaz.
Türkiye’nin yakın geçmişi bir taraftan gıdım gıdım demokratikleşme tarihi diğer taraftan da başarıya ulaşamamış darbe girişimlerinin tarihinden oluşuyor. AKP kurmayları, demokratikleşme sürecini “12 Eylül Rejimi’ni sarmısaklasak da mı saklasak yoksa sarmısaklamasak da mı saklasak?” kurnazlıkları üzerinden yapılandırdıkları sürece; Türkiye’de demokrasi yolunda geri dönüşü olmayan adımların atılabilmesi çok zor olacaktır.





    Article ID : 2255

Diğer sürümleri: Bilge Azgın
  Can Şafak Total Articles : 8  
Gönderen Şafak - 08/05/2008 11:11:54 (323 okunma)
Can Şafak


Sendika yasaları değişirken

Hükümet 1983 tarihli sendika yasalarında Uluslar arası Çalışma Örgütü (ILO) ve Avrupa Birliği (AB) normlarına uyum çerçevesinde değişikliğe gitmeye hazırlanıyor. Çalışma Bakanlığı yapılması öngörülen değişiklikleri açıkladı. Bunlar arasında sendika çevrelerinde “çifte baraj” ya da “çifte sayısal koşul” olarak bilinen anti-demokratik kural ve sınırlamalara ilişkin değişiklik önerisi dikkat çekiyor.

Bugün sendikaların toplu pazarlık hakkını kullanılabilmeleri, Çalışma Bakanlığı’ndan “yetki belgesi” almaları koşuluna bağlı. Bunun içinse “kurulu bulundukları işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde onunu” ve “toplu iş sözleşmesinin kapsamına girecek işyeri veya işyerlerinin her birinde çalışan işçilerin yarıdan fazlasını” üye yapmış olmaları gerekiyor.

Toplu pazarlık hakkının kullanılmasının işkolunda çalışan işçilerin yüzde onunu temsil koşuluna bağlanması, ILO tarafından kabul edilemez bulunmuş, ILO Uzmanlar Komisyonu da 1984 yılından bugüne kadar hazırladığı raporlarda işkolu barajını öngören düzenlemelerin özel önem atfettiği “temel haklara ilişkin” sekiz sözleşmesinden biri olan 98 sayılı Sözleşmeye açıkça aykırı olduğunu açıklamıştır. Benzer şekilde AB uyum sürecinde de 1999 Helsinki Zirvesinden sonra Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan İlerleme Raporlarının tamamında işkolu barajına işaret edilmiştir. Bu belgelerde, “örgütlenme ve toplu pazarlık özgürlüğü ile ilgili olarak kanunda ve uygulamada güçlüklerin devam ettiği” vurgulanarak, “sektörel düzeyde, bir sendikanın şirket düzeyinde toplu pazarlık hakkını kazanması için yüzde onluk bir barajı geçmesi” koşulu eleştirilmiş ve kaldırılması istenmiştir.

İşkolu barajı, toplu pazarlık hakkını esaslı ve kabul edilemez biçimde kısıtlamakta, sendika kurma hakkını zedelemektedir.

Tasarı daha da vahim…

Çalışma Bakanlığı’nın tasarısında yer alan çözüm önerisi, mevcut anti-demokratik kısıtlamadan çok daha vahim bir yasaklama öngörmektedir. Buna göre ; “Üyesi işçi sendikalarının toplam üye sayıları itibariyle en fazla temsil gücüne sahip olan üç işçi konfederasyonundan birinin üyesi olan işçi sendikaları örgütlü bulundukları işyeri ya da işletmede çalışan işçilerin yarıdan fazlasını temsil etmeleri halinde bu işyeri ya da işletme için toplu sözleşme yapmaya yetkilidirler.” Bunun anlamı Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Disk) ve Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Hak-İş) üyesi “imtiyazlı” sendikalar için işkolu barajı şartı aranmayacağı, buna karşılık bu üç konfederasyondan herhangi birine üye olmayan işçi sendikalarına, kurulu oldukları işkolunda çalışan işçilerin tümünü de üye yapsalar, asla toplu iş sözleşmesi bağıtlayabilme hakkı tanınmayacağıdır. Ayrıca tasarıya göre en fazla temsil gücüne sahip üç işçi konfederasyonundan birisine üye olmayan işçi sendikalarının, “imtiyazlı” sendikaların lehine yapılan Bakanlık tespitlerine itiraz hakları da yoktur.
Bu kabul edilemez bir adaletsizliğin, bir ayrımcılığın ifadesidir ve ILO normları bir yana en doğal, en temel insan haklarıyla, demokrasi ilkeleriyle bağdaştırılabilmesi mümkün değildir.

Sorun çok daha köklü

Tasarı Taslağı, yetkili sendikanın belirlenmesi konusunda uluslararası normlara uyum gereğinden özellikle söz etmekte, ancak bunu salt “yetki tespitinde öngörülen birden çok sınırlayıcı kriter” çerçevesinde görmektedir ve sorunu salt işkolu barajına indirgemektedir. Böylesine sınırlı bir bakış açısı, sorunun sadece bir bölümünü ele alabilmektedir ve sadece noktada bile esaslı, tutarlı ve uluslararası normlarla uyumlu bir çözüm önerememektedir.

1. Öncelikle 2822 sayılı Kanunun öngördüğü sisteme göre yetkili sendikanın tespiti, kayıtlara göre yapılacaktır ve bunu yapacak olan da Çalışma ve Sosyal Güvenlik bakanlığı’dır. Daha baştan böyle bir yetkinin siyasal ve idari yetkililere bırakılmış olması uluslararası normlara aykırıdır. İşçi sendikaları toplu pazarlık haklarını idari mercilere tescil ettirmedikçe kullanamamaktadırlar ve ILO, işçi sendikalarının toplu iş sözleşmesi yapabilmek için her defasında Bakanlıktan “yetki belgesi” alma zorunluluğunu 98 sayılı Sözleşmeye aykırı bulmaktadır. Tasarı Taslağı bu yönde bir değişiklik öngörmemektedir.

2. Öte yandan çifte sayısal koşulunun uluslararası normlara aykırılığı, salt yüzde on barajı açıcından değil, işyerlerinde yarıdan fazlasını üye yapma koşulu arayan işyeri barajı açısından da söz konusudur. ILO Uzmanlar Komisyonu 2005 yılı Raporunda, tasarıda –bir önceki tasarıdan söz ediliyor- işyerinde yarıdan fazla çoğunluk ölçütünün korunduğunu, sayısal ölçütlerin tasarıdaki biçimiyle korunmasının özgür toplu pazarlık ilkesiyle bağdaşmadığını vurgulamaktadır. Komisyon, “işyerinde işçilerin çoğunluğunu temsil eden, ancak yüzde 50’sinden çoğunu temsil edemeyen sendikaların işverenle toplu pazarlık yapamadığını” belirterek, “işyeri düzeyinde hiçbir sendika işçilerin yarısından fazlasını üye kaydedememişse, hiç olmazsa kendi üyeleri adına var olan tüm sendikalara toplu pazarlık haklarının tanınması gerektiği” yönündeki yerleşik görüşünü yinelenmektedir. Komisyon 2005 yılı Raporunda, 98 sayılı ye uygun olarak özgür toplu pazarlık usullerinin en geniş biçimde kullanılmasını ve geliştirilmesini özendirmek amacıyla ulusal mevzuattaki sayısal ölçütlerin kaldırılması için gerekli önlemlerin alınacağı konusundaki ısrarlı umudunu dile getirmiştir.

3. Nihayet “yetki uyuşmazlığının çözümü” prosedüründe de herhangi bir değişiklik öngörülmemektedir. Sendika üyeliğinin ve istifanın tespitinde Noter şartının kaldırılması gerekli ama bu noktada asla yeterli değildir. Asıl olan Bakanlık tespitinin evrak/kayıt üzerinden yapılmakta ve bu tespite itiraz durumunda yargı incelemesinin de evrak/kayıt üzerinden yürütülmekte olmasıdır ki bu metot tasarıda korunmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü işçiler için son derece meşakkatli bir süreç gerektirmektedir ve bazen yıllarca süren belirsizlik toplu pazarlık hakkını zedelemekte, çoğu kez bu hakkı kullanılamaz duruma getirmektedir. Tasarı bu konuda da bir açılım getirmemektedir.

Çözüm nerede?

Gerçek bir demokratikleşmeden, uluslararası hukuk normlarına uyumdan söz edeceksek radikal/köklü değişimlerden korkmamalıyız.

Bu çerçevede, toplu pazarlık ve grev hakkını düzenleyen yasal prosedür büyük ölçüde sadeleştirilmelidir. Toplu pazarlık ve grev, işçi sendikaları için doğal bir haktır ve bu hakkın kullanımının önündeki yasakların tümü ve bu arada sayısal engeller; işkolu ve işyeri barajları tamamen kaldırılmalıdır. Toplu pazarlık süreci, işkolunda kurulu işçi ve işveren sendikalarının bilgisine açık-şeffaf ve işçi sendikasının beyanını esas alan bir hukuki mekanizmaya bağlanmalıdır. İşçi sendikasının beyanı yargı denetimine açık olmalı ve buna işverence ya da işkolunda kurulu diğer işçi ve işveren sendikalarınca –hukuki yarar çerçevesinde- yapılabilecek itirazlar referandum yoluyla çözümlenmelidir.

Hareket noktamız özgürlükleri sınırlamak, yasaklamak değil korumak olmalıdır.

    Article ID : 2285

Diğer sürümleri: Can Şafak
  Cem Özatalay Total Articles : 11  
Gönderen Cem Özatalay - 22/07/2008 13:44:06 (